Cumhuriyet Bayramı yaklaşıyordu. Cumhuriyetin 15 yılı kutlamalarına her yıl olduğu gibi katılabilecek, Ankara’da, 19 Mayıs Stadyumu’nunda nutkunu söyleyebilecek, halkına hitap edebilecek miydi ? Bu olanaksızdı.
Çünkü ; 1938 yılı başında ilk Yalova’da teşhis edilen hastalığı giderek ilerliyor, yapılan tedavi olumlu yanıt vermiyordu.
O, Dolmabahçe Sarayının 71 no.lu odasında hasta yatarken aklında hep Hatay meselesi ve Türk Dili konuları vardı.
Dünyanın en eski ve Türk kültürünün de en önemli unsurlarından biri olan Türk Dili tarih boyunca Arapça ve Farsça’nın etkisinde kalmış, 15 nci yüzyıldan itibaren Türkçe melez bir dil haline gelmişti. Atatürk yüksek Türk kültürünü oluşturabilmek amacıyla tarih ve dil çalışmalarına çok önem vererek 1932 yılında Türk Dili Tetkik Cemiyetini kurmuş, 1 nci ve 2 nci Türk Dil Kurultaylarını toplamış, 9 Ocak 1936’da Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesini öğrenime açmıştı. Ağır hastalığına rağmen O, hala ölümünden kısa bir süre önce 26 Eylül’de kutlanan dil bayramını merak ediyor, hatta ağır bir komadan çıktığı 20 Ekim günü “Aman dil, aman dil” diye sayıklıyordu.
“Hatay benim şahsi meselemdir” de diyen Atatürk Hatay’ın yurt topraklarımıza katılması için çok mücadele veriyordu. Bu amaçla başta Fransa olmak üzere tüm dünyaya bir ultimatom yayınlamış, doktorların itirazına rahmen hasta yatağından kalkarak 20 Mayıs’ta önce Mersin’e gitmiş ardından Adana’ya geçerek yaptığı konuşmalarla bu konudaki kararlılığını göstermişti.
Hastalığı giderek ağırlaşan Atatürk 17 Ekim günü komaya girmiş 4 gün devam eden bu durum O’nu çok sarsmıştı. Tedavisini üstlenen doktorlar farklı yöntemler uyguluyor, hastalığına kesin bir tanı koyamıyorlardı. Bu doktorlar;
Prof. Dr. Neşet Ömer İRDELP
Prof. Dr. Nihat Reşat BELGER müdavi hekimler,
Akil Muhtar ÖZEN, Süreyya Hidayet SERTEL, Mim Kemal ÖKE, Samuel Abrava MARMARALI, Mehmet Kamil BERK (Eczacı) profesörler ve Doktor Hayrullah DİKER müşavir doktorlar olarak görevlendirilmişti. Ayrıca Fransa’dan getirilen Prof. Dr. N. FLESSENGER’de bu heyete dahildi.
Bir de, 31 Temmuz’da gelerek Atatürk’e saligranlı cıva içerikli ilacı veren ve bunu iki kez daha tekrarlayan Hitler’e bağlılık yemini etmiş Prof. Dr. Hans EPPİNGER vardı. Kimin tarafından çağrıldığı bilinmeyen bu doktor ilk geldiğinde kimseye sormadan 71 no.lu odaya girmiş ve tedavisine başlamıştı. Atatürk bu kişiden hiç hoşlanmamış ve Genel Sekreteri Hasan Rıza SOYAK’a “ Çok kaba bir adam bu, nereden buldunuz bunu ?” diye sormuştu. Bu doktorun Nazi yanlısı ve Hitler’in doktoru olduğu biliniyor ve esir kamplarında tutsaklara yaptığı deneylerle tanınıyordu. Hitler’in emriyle savaş sırasında denizde kalan pilot ve denizcilerin yaşamlarını devam ettirebilmeleri için deniz suyu içip içemeyeceklerini anlamak amacıyla çingeneler ile Romanyalı esirlere uyguladığı damarlarına tuzlu su enjekte etmesiyle biliniyordu. Bu esir deneklerin tamamına yakını ölmüştü.
Doktorlardan Neşet Ömer İRDELP, Nihat Reşat BELGER ve Mim Kemal ÖKE mason locasına kayıtlıydılar. Atatürk masonları sevmezdi. Hatta bu konuda Ömer Can TALU tarafından yazılan kitapta bu durum şöyle anlatılıyordu. ( Mason Locaları 1935, Şira Yayınları, 2015, Sh. 208) “ Ekim 1915’te Meclisteki masonlar, Dr. Mim Kemal'i öne katarak Reis-i Cumhur'a gitmişlerdi. Mim Kemal, Atatürk’e hitaben: "Efendimiz biz zaten maiyet-i devletindeyiz fakat siz Meşrik-i Azam'ımız olursanız, bir pervane gibi etrafınızda dönüp dolaşırız" demiş. Atatürk: "Peki bir şey soracağım, bana cevap veriniz de sonra... Siz Avrupa'da hangi locaya bağlısınız ve mektubunuzun ismi nedir? "Biz Cenova’ya tabiyiz ve Reisimiz Barca Mişon cenaplarıdır." demiş. Bunun üzerine küplere binen Mustafa Kemal Paşa onlara hitaben: "Haydi defolun buradan cehennem olun gidin. Yahudi uşakları!" Benim milletim bana kahraman sıfatı verdi ben sizin gibi bir çift Yahudiye uşak mı olacağım? Bu gece sabaha kadar Türkiye'deki bütün locaları kapatmadığınız taktirde, yarın teşkil edeceğim, Divan'ı Harb-i Örfi'ye hepinizi verir ve astırırım. Haydi defolun karşımdan." diyerek onları kovdu. (İbrahim Arvas, tarihi hakikatler, s.71-72) “
Doktorların tedavi yöntemlerinin farklılığı, siroz, karaciğer yetmezliği, geçmişte yaşanan ağır bir sıtmanın yol açtığı bir enfeksiyon olarak niteleyip bir türlü doğru tanıyı koyamadıkları hastalığı sırasında bile O’nun aklından memleket meseleleri ve halkı hiç çıkmıyordu. Ama O son Cumhuriyet Bayramı’na katılamayacak, halkına seslenemeyecekti.

Cumhuriyet’in 15 nci yılı bütün yurtta coşkuyla kutlanıyordu. İstanbul’da düzenlenen törenlerden sonra Kuleli Askeri Lisesi’nin öğrencileri gemiyle okullarına dönüyorlardı. Dolmabahçe Sarayı’nın önünden geçerken hep birden İstiklal Marşı’nı söylemeye başladılar. Aynı zamanda geminin İskele tarafına toplanmış ATATÜRK’ü selamlıyorlardı. Paşa’nın silah arkadaşı Kılıç Ali elleriyle susmalarını ve uzaklaşmalarını işaret etti. Duyarsa O’nun üzüleceğini düşünüyordu. Askeri öğrenciler bunu selamlama olarak algıladılar ve daha yüksek sesle paşalarına tezahürata başladılar.
ATATÜRK sesleri duymuştu, yanında bulunan manevi kızı Sabiha GÖKÇEN’e, “ Bak Gökçen, gençlerimin sesi, duydun mu, beni istiyorlar “ dedi. Sabiha, “ Evet Paşam, törenden dönüyorlar “ diyebiliyor ve ağlıyordu. ATATÜRK, " Çocuklarım, benim çocuklarım " diye fısıldarken gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı.
Bu sırada içeriye Doktor Neşet ÖMER ve Başyaveri Salih BOZOK girdi. ATATÜRK, "Duyuyor musunuz ? " dedi. "Evet Paşam duyuyoruz" dediler gözleri dolarak., " Onlar Cumhuriyeti emanet ettiğim gençler" dedi gururla.,
Askeri öğrenciler " YAŞA ATATÜRK" diye bağırırken, " Çocuklarımı görmek istiyorum, buraya kadar gelmişler, hiç değilse onlara el sallamalıyım, beni pencereye götürün" emrini verir. Doktor Neşet "Fakat Paşam" diyecek olur. ATATÜRK, doktorun itirazına sertçe, "Nedir fakat" der. Pencerenin önüne hemen bir koltuk konur. ATATÜRK giydirilir ve Kılıç Ali'nin yardımıyla koltuğa götürülür.
ATATÜRK hastalığını belli etmemeye çalışarak ve dik bir duruşla el sallar. Gençler Atalarını camda görünce daha bir coşarlar, hatta denize atlayanlar bile olur.
Bu manzaradan son derece etkilenen ve duygulanan ATATÜRK. gözyaşlarını tutamaz ve "yoruldum" diyebilir. Kılıç Ali ve Salih BOZOK, O'nu tekrar yatağına götürürler. Paşa, onlara, "Çocuklarımı gördüğüm için çok mutluyum" der usulca.,
NUR İÇİNDE YAT BÜYÜK ÖNDERİMİZ. KURDUĞUN CUMHURİYET HER TÜRLÜ SORUNU AŞACAK VE İLELEBET YAŞAYACAKTIR. CUMHURİYETİMİZİN 103 NCÜ KUTLU OLSUN…
Fikret GÖKÇE Kıbrıs Gazisi – Mak. Müh.



